Posts by Emin Altun

Geçmişe Takılı Kalma Erozyonu ve 7 Olası Nedeni

Reading Time: 4 minutes

Geçmiş bizi biz yapan, karakterimizi oluşturan ve hayata bakış açımızı şekillendiren bir unsur. Bir yandan da geleceğimize yön veren bir arka gelen bir ışık, aydınlatma. Peki ya geçmişte hoşumuza gitmeyen bir şey yaşadıysak ve bu noktada takılı kaldıysak ne olacak? Yatılı okul lise yıllarımdan hatırladığım ve üst dönemlerle sohbet ederken arada geçen hoş bir söz vardı: “Yaşadığın yeri cennet yapamadığın müddetçe, kaçtığın her yer cehennemdir”. Yanılmıyorsam Osho’nun bir sözü.

Tabii ki herkesin deneyimi kendince en büyüktür, en zor şeydir; yaşayan bilir diye boşuna dememişler. Belki bu kaderde vardır, belki bu kişi zaten böyle doğmuştur veya bu olay kişiyi kişi yapacak olaydır ya da kendine acı çektirmeyi seviyordur. Her şey olası ama en öenmlisi bir an önce kendine gelmektir, çünkü zaman en değerli şey ki bu da eninde sonunda bu kadar zaman kaybetmeme değecek bir şey değilmişle sonuçalanacak.

Ben bu geçmişe takılı kalma olayını erozyona benzetiyorum. Yani zaman içinde zaten olması gereken şey, kendi hatamızla veya başkasının hatasıyla doğal olarak olur. Bizden bir şeyler götürür, eğer biz bu hatayı görüp bir yenilikle takılı kalmadan cevap verirsek, ders almış ve daha sağlam oluruz. Ya da o erozyon yıllar boyunca kişiden kişiyi götürmeye devam eder. Ya da tutup da oradan kaçıp başka bir yere gidersek o kafada problemi de beraberinde götürdüğümüz için geçmişte takılı kalma devam eder. Yani bahsedilen iyileşme gelcekte bir zamana bırakılır, o an iyileşme istenmez ve kabullenme olmaz.

Travmatik deneyimler içinde kendimizi sıkışmış hissederiz. Ancak iyi günlerde bile bir “sıkışmışlık, takılı kalma” hissi vardır. Bu, sahip olduğumuz en yaygın duygulardan biridir ve hayat ilerlemez. Gittiğimiz yer asla varamayacakmışız gibi görünür. Nerede olduğunu bile bilmeyiz. Ancak neler olduğuna dair farkındalık getirdiğimizde ileriye doğru hareket etmeye başlayabiliriz. Gözlemlerime göre geçmişe takılı kalma hissini yedi neden altında birleştirdim.

7. Duygular geçmişe dönüktür.

Mevcut yaşamımızda hala travmatik bir olaydan içerisinde değilsek, duygusal durumumuz muhtemelen bir geçmişe dönüştür. Travmatik duyguların yüzeye çıkması için dramatik tetikleyicilere ihtiyaç yoktur. Çoğu zaman onların gün yüzüne çıkmasına neden olan kalıpları ve olayları göremeyiz. Çözülmemiş bir geçmişten kaynaklanan duygusal bir durumda günler geçirebilir ve bunun farkına varamayız bile. Bu da çocuklukta başlayan kalıpları tekrarlamamıza neden olacaktır. Duygusal durumumuz onları çağrıştırdığı için kalıplardan çıkmak için mücadele etmek gerekir.

6. Durumu çözmek için geçmişi tekrarlamak gerektiğine bilinçsizce inanmak.

Geçmişi tekrarlamak için bilinçli bir arzuyla yaşamanızı önermek yanlış olur. Bunu kimse istemez. Ama muhtemelen çok aktif bir bilinçsiz dünyaya sahip olabilir ve iç dünyada yersiz kendini suçlama döner durur. Neyi yanlış yaptığını anlamak isteyen en az bir iç çocuk vardır. Böylece, neyin yanlış gittiğini anlamak için bilinçsizce geçmişi tekrar eden durumları ve simulasyonları seçecektir. Bu pek de işe yaramaz çünkü geçmişteki veya şimdiki istismarcılar asla ihtiyacımız olanı vermezler.

5. Hissizleşmenin hissetmekten daha iyi olduğunu düşünmek.

Bir travma yaşamak, getirdiği duygularla insanı bunaltabilir. Geçmişte bu travmayı çözemez ve bu duyguları ihtiyaç duyduğunuz şekilde ifade edemeyebiliriz. İnsanın bu duyguların tehlikeli olduğunu söyleyen savunmaları olabilir. Gerçekte, değillerdir ama. Savunma mekanizmaları yaşam kalitesi için çok daha tehlikelilerdir. Ancak yolculuğun bu noktasında buna inanmak zor olabilir. Geçmişin duygularını ifade etmeden, şimdiki anın dikte etmesini engelleyemeyiz. Bu duygular, fiziksel olarak nasıl hissettiğinizi bile etkileyebilir ve bu da kesinlikle geçmişe takılı kalma hissi yaratır. İnsan sosyal bir varlıktır, diğer insanlardan kaçmayın. Saygı çerçevesinde iletişim ve bağ kurmaya çalışın.

4. Mükemmeliyetçilik ve onaylanma ihtiyacı.

İç dünya çalkantılı olduğunda, odak dış dünyaya kayabilir. Geçmişteki kayıpların acısını dış dünyadan onay alarak çözebileceğimize bir an inanabiliriz. Mükemmel bir yaşamla mükemmel bir maske oluşturabiliriz, ancak bu her zaman bir savaş gibi gelir. Dünyaya iyi olduğumuzu, belki de iyiden daha iyi olduğumuzu göstermeye çalışırken, çözülmemiş bir geçmişten gelen iç kargaşaya karşı savaşıyoruzdur. Ama iç dünyamızı keşfetmek ve iyileştirmek yerine kendimizi dışsal etkenlerle tüketmeye başlarız bu sefer.

3. Hayatta daha fazlasına veya olduğuna layık olmadığına inanmak.

Değer eksikliği, iyi ve amaçlı bir yaşama karşın en yaygın duvarlardan biridir. Boşlukla doludur ve başkalarını rahatsız etmemeyi söyler. Eğer hak etmiyorsam denemenin de bir anlamı yok der. Denemeden önce kendimizi durduruz. Bu duyguyu mükemmeliyetçilikle güçlendirsek de, atmak istenen o cesur adımları engelleme güdüsü her zaman oradadır.

2. Güçsüz hissetmek.

Güçsüzlük hissi, çocukluk travmasına veya geçmiş problemlere karşı verilen yaygın bir tepkidir. Hepimizde bir derece vardır. İstediğimizi beyan etme gücümüz olmadığına inanıyorsak, muhtemelen başlamayız. Ama bu güçsüzlük, gerçekten gücünüzün olmadığı geçmişten gelir. Bugün için geçerli olmayan duygusal bir geri dönüş. Güçlü bir adım atmaya çalıştığımızda ortaya çıkan güçsüz düşünceleri sorgulamızda yine çıkmaza gireriz.

1. Ne olduğunu hatırlamamak.

Travma çözülmeye, karakter bölünmesine yol açar. Bu sadece ciddi travması olanlar için değildir. Karakter bölünmesi bir dereceye kadar hepimizin içinde vardır. Bu süreklilik içinde olan bir şeydir. Yemeği buzdolabına koyduğunu unutmak kadar basit olabilir. Ancak, çok geçmişten kalma bir şeyin bilinçte yaşamaması muhtemeldir. Bu buzdağının görünmeyen yüzünde kalır. Bu olduğunda ise başınızı kaşır ve “Neden bu sürekli başıma geliyor?” deriz.

Hayatta atabilecek en güçlü adımlardan biri dikkat etmektir. Yavaşlamak ve kendinizi daha derin bir düzeyde tanımak için biraz zaman ayırırsanız, sizi tıkayan şeyleri çözmeye ve istediğiniz yaşamla ilerlemeye başlayabilirsiniz. Bu çıkmazdan çıkmak, kendini değersiz hissetmekten kurtulmak ve gerçekçi cesur adımlar atmak için güzel bir başlangıç olacaktır.

Bu yazı bağımsız bir kişi olarak gözlemlerime ve araştırmalarıma bağlı olarak oluşturulmuştur. Bazı noktalar kapsayıcı olmayabilir veya eksik olabilir, bu yüzden profesyonel yardıma ihtiyacınız olduğunuzu düşünüyorsanız doktorunuza başvurun.

Centralized Fear Relationships: Just Occupying The Partner and Feeling Safe

Reading Time: < 1 minute

Fear relationship is phobia and anxiety disorder resulting in feeling compelled to have a relationship as a result of fear of the future, missing out social phobia. In other words, we can call this having their back to the wall when that relationship is not for them or not needed and occupying someone’s life. Some call this selfish love by having someone for their needs and interests while not giving something in return or not caring about the other side.

The individual controlling the relationship, because of anxiety, shapes the direction of the relationship and becomes the manager. They appear when they need love, hope and compliments, and other times they ignore the other partner’s existence. If the partner does not realise what is happening, similar issues would appear in them later on as their dreams and desires are postponed or ignored. For instance, the partner may want to move together or have a couple trip to somewhere, yet these do not find a response. The fear relationship may end up “you and we” form and one-way emotions. Most probably, the distance replaces the intimacy.

Where Does This Fear Relationship Come From?

This fear can result from any number of dysfunctional bonding experiences ranging from early childhood toxic parental attachments to relationship failures in adulthood. These negative tendencies are based on deep-seated feelings that they developed in early childhood of being essentially bad, unlovable or deficient. In another way, it can also be a situation of being stuck on an event experienced in adulthood and not being able to overcome it. Another option may be the inability to show up themselves due to the lack of self-confidence, and it may be difficult for the other partner to understand this because of low intimacy.

Degrowth (Büyümeme veya Planlı Küçülme) Nedir?

Reading Time: 2 minutes

Degrowth (büyümeme ya da planlı küçülme), her ne pahasına olursa olsun büyümeyi sürdüren, insan sermayesini sömüren ve çevresel yıkıma neden olan küresel kapitalist sistemi eleştiren bir fikirdir. Aktivistlerin ve araştırmacıların planlı büyümeme hareketi, kurumsal karlar, aşırı üretim ve aşırı tüketim yerine sosyal ve ekolojik refahı ön planda tutan toplumları savunuyor. Bu, yeniden bir radikal sermaye dağıtımı, küresel ekonominin maddi boyutunda küçülme ve ortak değerlerde özen, dayanışma ve özerkliğe doğru yönelmeyi de gerektirir. Büyümeme, ekolojik adalet ve herkes için iyi bir yaşam sağlamak için toplumları dönüştürmeyi amaçlar.

Degrowth’un (büyümeme ya da planlı küçülme) olmazsa olmazı:

Herkes için onurlu kendi kaderini tayin eden bir yaşam için çabalamak.
Doğal bir şekilde sürdürebilir ekonomi ve toplum.
Küresel Kuzey’de üretim ve tüketimin azaltılması ve tek taraflı Batılı kalkınma paradigmasından ayrılma. Küresel Güney’de özgür bir sosyal örgütlenme.
Gerçek siyasi katılıma izin veren demokratik karar alınabilen ortam.
Ekolojik sorunları çözmek için tamamen teknolojik değişiklikler ve verimlilikteki iyileştirmeler yerine sosyal değişimler ve yeterliliğe yönelim. Ekonomik büyümeyi kaynak kullanımından ayırmanın mümkün olmadığının tarihsel olarak görmek mümkün.
Açık, bağlantılı ve yerelleştirilmiş ekonomilerin yaratılması.

Bu küçülme tanımı, Leipzig’deki degrowth konferansında organizasyon ekibinin uyarladığı tanıma dayanmaktadır.

Neden “degrowth” kelimesi?

İngilizce konuşanlar bazen ‘degrowth‘ kelimesini sorunlu bulur ve bu yanlış anlamalara yol açabilir. Sadece kelimeyi okumak, olumsuz ve bazıları için ekolojik olmayan bir çağrışım içeriyor. Ancak terimin kökeni başka bir şey değildir. Fransızca’da “la décroissance” veya İtalyanca’da “la decrescita“nın feci bir selden sonra normal akışına geri dönen bir nehri ifade ettiği Latin dillerinde bulunur. İngilizce “degrowth” kelimesi, 2008 yılında Paris’te yapılan ilk uluslararası küçülme konferansından sonra öne çıktı. O zamandan beri akademik yazılarda ve medyada yer aldı ve sosyal hareketler ve paydaşlar tarafından kullanılmaktadır. İngilizce’de kolay kolay ağzımızdan çıkmayan bir terim kullanmanın bir avantajı da aksaklığa yol açmasıdır. Almanca çeviri olarak metinlerde “Postwachstum” kullanılıyor. “Wachstumsrücknahme” ve “Entwachstum” kelimeleri de eş anlamlı olarak kullanılır.

Hangi Şarap Hangi Peynir ile Gider?

Reading Time: 3 minutes

Şarap ve peynir, tek başına mutlaka lezzetlidir fakat ikisini eşleştirdiğinizde ortaya muhteşem şeyler çıkabilir. Bunun sebebi, her ikisinin de fermantasyon sürecinden geçmesiyle ortaya çıkan benzersiz uyumdur. Tabii ki rastgele denemek her zaman mucizevi sonuçlara garanti vermez.

Mesela, kırmızı şaraplar genellikle keskin tadı olan peynirlerle tercih edilirken beyaz şaraplar genelde kremsi peynirlerle tüketilir. Bunun için özellikle İtalya ve Fransa maceralarımdan edindiğim deneyimlerle bir derleme hazırladım. Hangi şarap hangi peynirle gider?

Kırmızı Şaraplar ve İdeal Peynirler

Cabernet Sauvignon ve Eski Yıllanmış Cheddar veya Gouda

Daha güçlü ve tadı daha sert bir peynir onu kaldırabilecek bir şaraba ihtiyaç duyar. Şarap ve peynirin birbirini boğmak yerine, tadları birbiriyle eşleşecektir. Yoksa, eski Gouda’nın içindeki ceviz tanelerine dayanmak biraz zor olabilir.

Merlot ve Monterey Jack

Merlot, Cabernet Sauvignon’a göre daha az tannik içerir ve tadı daha yumuşak meyvemsi bir şaraptır. Bordeaux şarapları arasında bolca görebileceğiniz bu şarabı, kaşara benzeyen Amerikan peyniri Monterey Jack ve yumuşak bir yapıya sahip Fransız Pont-l’Évêque peyniri ile tüketimi önerilir.

Porto Şarabı ve Küflü Peynir

Porto şarabı, güçlü karakteri ve tatlılığı ile bilinir. Böyle bir şarap için daha kokulu bir peynire ihtiyacınız olacaktır. Şarap ne kadar tatlıysa peynir de o kadar kokulu olmalı.

Pinot Noir ve Gravyer Peyniri

Pinot Noir’deki kırmızı dut meyvesi tadı ve orta sertlikteki Gravyer peyniri mükemmel bir eşleşmedir. Her ikisi de, birine baskın olma riski olmadan, doğru miktarda aromaya sahiptir.

Chianti ve Pecorino Toscano

İkisi de aynı bölgede İtalya’nın Toskana bölgesinde yetişir. İtalyan peyniri Pecorino’nun sert, yıllanmış dokusu, bir Chianti’nin olgun üzümüyle harika bir şekilde eşleşir. Chianti’deki dolgun tat Pecorino’nun cesurluğuna karşı mükemmel bir şekilde kendini tutarken, peynirde gizli bir bitkisel lezzet ortaya çıkarır.

Malbec ve Hollanda Peyniri

Buna bir Fransa Hollanda evliliği diyebiliriz. Edam’ın (Hollanda peyniri) ceviz aroması ile Malbec’in kadifemsi tadının birleşimi, hemen hemen herkese hitap eden türden bir eşleşmedir. Hem şarap hem de peynir, aşırı sert değildir ve sonuç karmaşık tatların tamamlayıcı bir kombinasyonudur.

Şiraz ve Gouda

Keçi peyniri genç ve taze olduğunda oldukça keskin ve asidik olabilir, ancak Gouda tarzı bir peynir haline geldiğinde tatlı hale gelir. Gouda peyniri, Şiraz’daki dolgun tatla ideal bir şarap peynir eşlemesi haline gelir.

Beyaz Şaraplar ve İdeal Peynirler

Sauvignon Blanc ve Keçi Peyniri

Gelelim Fransız peynirlerinden favorime. Fransız Sauvignon Blanc’ta bulunan narenciye ve mineral, keçi peynirinde bulunabilecek harika bitkisel tatları ortaya çıkarır. Sauvignon Blanc’taki asitlik, aynı zamanda keçi peynirinin ağırlığını azaltmanın harika bir yoludur. Bulabilirseniz Fransız keçi peyniri Chèvre, bunun için iyi bir yoldaş olabilir.

Chardonnay ve Garrotxa veya Fontina D’Aosta

Yapımı birkaç ay alan bu yarı sert peynir Garrotxa, tereyağlı, topraksı ve cevizlidir. Chardonnay, Garrotxa’daki kremalılığı ortaya çıkarır.

Keçi peyniri sevmiyorsanız Fontina D’Aosta, Chardonnay ile hoş olabilecek bitkisel bir tada sahiptir. İyi bir Chardonnay, bu peynirdeki ceviz ve meyveli notaları da ortaya çıkarabilir, bu yüzden ilginç ve değerli bir eşleşme.

Riesling ve Ricotta

Tatlı, kremamsı ricotta keskin Riesling’i sever. Bu Alman şarabının hem tatlı hem de sek çeşitleriyle ricotta’yı deneyin. İtalyan Ricotta’sını bulamazsanız, tuzlu peynirlerle iyi gitmesinden dolayı beyaz peynir (feta) alternatif olabilir.

Köpüklü Şaraplar ve İdeal Peynirler

Şampanya ve Brie

Otantik bir lezzet almanız için genelde aynı bölgeden şarapları ve peynirleri eşliyorum. Brie gibi Fransız krem peynirinin daha yumuşak dokusu, yağı azaltmak için keskin ve asidik bir şey gerektirir. Fransız şarabı Şampanya’nın yüksek asidi ve köpüğü, Brie’nin yoğun kremsiliği ile çok tatmin edici bir karşıtlıkta birleşir.

Prosecco ve Parmesan

Kuzey İtalya’da üretilen Prosecco‘nın köpüğü bu sert peynirin tuzluluğunu fazlasıyla keser. Ayrıca, ikisi de İtalyan!

Moscato ve Gorgonzola

Gelelim başka bir İtalyan çifte. Ağır kokulu peynirler daha tatlı bir şarap gerektirir. Prosecco’ya göre daha tatlı olan Moscato d’Asti’nin taze, asidik meyvesi ağzınızı Gorgonzola gibi daha ağır peynirlerden temizleyerek sizi ferah bırakır.

“Balıklı Bulgur”: Gururu Dize Getirebilecek Tek Gerçektir, Aşk

Reading Time: 2 minutes

Kibir ve gururu dize getirebilecek tek gerçektir, aşk.” der Jane Austen Gurur ve Önyargı kitabında. Öyledir, eğer her şey için çok geç değilse. Bu iki olgunun harman olup savrulduğu bir film, Balıklı Bulgur. Filmin asıl ismi The Secret of the Grain (Fransızca: La graine et le mulet). IMDb puanı 7,4/10 olan film, 2007 Venedik Film Festivali Jüri Özel Ödülü dahil olmak üzere 5 ödül kazanmıştır (Mubi’de izlenebilir).

Gururlu bir adamın, daha doğrusu Fransa’da göçmen olan gururlu bir adamın, ve iki kadının ona aşkını aktarıyor. Filmi diğer benzer konulu filmlerden farklı kılan yönü, göçmenliği içselleştirerek katmanlı bir öyküyle anlatmasıdır. Göçmenlik durumu, filme doz aşırı bir tortu kıvamı vermez ve genel göçmenlik sorunları filmin ana temasına nüfuz etmez. İnsanın her yerde, insan olduğu belirgindir. Tabii ki bu da biraz da gurur sayesinde olur.

Filmin Fransızca adı, her ikisi de mutfağının popüler bir parçası olan kuskus ve kefalden gelir. Bu iki bileşen hem ailenin diyetini, hem de kurmayı planladıkları restoranın menüsünü oluşturur. Filmin adında bulgur olarak kullanılsa da kültür farkından dolayı esasında bizdeki kuskustur. Kuskusun ise ailenin geldiği kültürde daha derin anlamı vardır. Bu aşk ve özen gibi tutku dolu bir derin anlama sahiptir. Hatta, birisi “Kuskus olunca gözüm hiçbir şeyi görmüyor” diyor.

Ailenin reisi 61 yaşındaki Slimane (Süleyman), neredeyse hiçbir şey söylemese de filmin ana karakteri, şahin gözlü, stoacı bir adam. 60’ına merdiven dayayan Süleyman, yıllarca bir tersanede çalıştıktan sonra işten çıkartılmak istenir. Eşinden boşanmış olan Cezayir asıllı bu adamın hayattan tek dileği, limanda bir restoran açmaktır. Hayalini gerçekleştirmesi ve tüm ailesini ikna etmesi için ona yardım edecek biri vardır. O da yeni kaldığı otelin sahibi olan yeni sevgilisi ve kızı.

Kültürleri bir araya getiren şeylerden bir tanesi de yemektir. Bu filmde iki büyük yemek yer alır. İlki Souad’ın evinde ilk düzenlen Slimane dışında herkesin katıldığı düzenli bir Pazar etkinliği. Yemeğin sonunda Souad, oğullarının Süleyman’a götürmesi için bir tabak hazırlar. Bu hem düşünceli bir jesttir hem de ailenin eski reisi için bir tuzak anlamına gelir. İkinci yemek, banka kredisi ve belediye izni gibi zorluklardan sonra yerel yetkililerin gönlünü kazanmak için “ötekiler” yani Fransızlar için teknede hazırlanan bir yemektir.

Tüm bunların yanında, Süleyman’ın eski ailesi ve yeni sevgilisi arasında bir huzursuzluk vardır. Yeni sevgilisi ise Süleyman kadar gururlu birisidir, yine de sonuç olarak Latifa’nın gururu aşk karşısında yenik düşer. Fakat, Süleyman’nın gururu oldukça güçlüdür. Hatta, onu buruk bir sona götürebilecek kadar güçlü bir gururdur.

Balıklı Bulgur’un sonunda bu gurura karşın aşkın karşı tarafı güçlüce tutuşu farkını gösteriyor. Hatta Latifa’nın yaptıklarından sonra bu, yine Jane Austen‘in sözünü akla Gurur ve Önyargı‘daki sözünü akla getiriyor: “İyilik birinin içinde, diğerinin görüntüsünde“.