Posts by Emin Altun

Hangi Şarap Hangi Peynir ile Gider?

Reading Time: 3 minutes

Şarap ve peynir, tek başına mutlaka lezzetlidir fakat ikisini eşleştirdiğinizde ortaya muhteşem şeyler çıkabilir. Bunun sebebi, her ikisinin de fermantasyon sürecinden geçmesiyle ortaya çıkan benzersiz uyumdur. Tabii ki rastgele denemek her zaman mucizevi sonuçlara garanti vermez.

Mesela, kırmızı şaraplar genellikle keskin tadı olan peynirlerle tercih edilirken beyaz şaraplar genelde kremsi peynirlerle tüketilir. Bunun için özellikle İtalya ve Fransa maceralarımdan edindiğim deneyimlerle bir derleme hazırladım. Hangi şarap hangi peynirle gider?

Kırmızı Şaraplar ve İdeal Peynirler

Cabernet Sauvignon ve Eski Yıllanmış Cheddar veya Gouda

Daha güçlü ve tadı daha sert bir peynir onu kaldırabilecek bir şaraba ihtiyaç duyar. Şarap ve peynirin birbirini boğmak yerine, tadları birbiriyle eşleşecektir. Yoksa, eski Gouda’nın içindeki ceviz tanelerine dayanmak biraz zor olabilir.

Merlot ve Monterey Jack

Merlot, Cabernet Sauvignon’a göre daha az tannik içerir ve tadı daha yumuşak meyvemsi bir şaraptır. Bordeaux şarapları arasında bolca görebileceğiniz bu şarabı, kaşara benzeyen Amerikan peyniri Monterey Jack ve yumuşak bir yapıya sahip Fransız Pont-l’Évêque peyniri ile tüketimi önerilir.

Porto Şarabı ve Küflü Peynir

Porto şarabı, güçlü karakteri ve tatlılığı ile bilinir. Böyle bir şarap için daha kokulu bir peynire ihtiyacınız olacaktır. Şarap ne kadar tatlıysa peynir de o kadar kokulu olmalı.

Pinot Noir ve Gravyer Peyniri

Pinot Noir’deki kırmızı dut meyvesi tadı ve orta sertlikteki Gravyer peyniri mükemmel bir eşleşmedir. Her ikisi de, birine baskın olma riski olmadan, doğru miktarda aromaya sahiptir.

Chianti ve Pecorino Toscano

İkisi de aynı bölgede İtalya’nın Toskana bölgesinde yetişir. İtalyan peyniri Pecorino’nun sert, yıllanmış dokusu, bir Chianti’nin olgun üzümüyle harika bir şekilde eşleşir. Chianti’deki dolgun tat Pecorino’nun cesurluğuna karşı mükemmel bir şekilde kendini tutarken, peynirde gizli bir bitkisel lezzet ortaya çıkarır.

Malbec ve Hollanda Peyniri

Buna bir Fransa Hollanda evliliği diyebiliriz. Edam’ın (Hollanda peyniri) ceviz aroması ile Malbec’in kadifemsi tadının birleşimi, hemen hemen herkese hitap eden türden bir eşleşmedir. Hem şarap hem de peynir, aşırı sert değildir ve sonuç karmaşık tatların tamamlayıcı bir kombinasyonudur.

Şiraz ve Gouda

Keçi peyniri genç ve taze olduğunda oldukça keskin ve asidik olabilir, ancak Gouda tarzı bir peynir haline geldiğinde tatlı hale gelir. Gouda peyniri, Şiraz’daki dolgun tatla ideal bir şarap peynir eşlemesi haline gelir.

Beyaz Şaraplar ve İdeal Peynirler

Sauvignon Blanc ve Keçi Peyniri

Gelelim Fransız peynirlerinden favorime. Fransız Sauvignon Blanc’ta bulunan narenciye ve mineral, keçi peynirinde bulunabilecek harika bitkisel tatları ortaya çıkarır. Sauvignon Blanc’taki asitlik, aynı zamanda keçi peynirinin ağırlığını azaltmanın harika bir yoludur. Bulabilirseniz Fransız keçi peyniri Chèvre, bunun için iyi bir yoldaş olabilir.

Chardonnay ve Garrotxa veya Fontina D’Aosta

Yapımı birkaç ay alan bu yarı sert peynir Garrotxa, tereyağlı, topraksı ve cevizlidir. Chardonnay, Garrotxa’daki kremalılığı ortaya çıkarır.

Keçi peyniri sevmiyorsanız Fontina D’Aosta, Chardonnay ile hoş olabilecek bitkisel bir tada sahiptir. İyi bir Chardonnay, bu peynirdeki ceviz ve meyveli notaları da ortaya çıkarabilir, bu yüzden ilginç ve değerli bir eşleşme.

Riesling ve Ricotta

Tatlı, kremamsı ricotta keskin Riesling’i sever. Bu Alman şarabının hem tatlı hem de sek çeşitleriyle ricotta’yı deneyin. İtalyan Ricotta’sını bulamazsanız, tuzlu peynirlerle iyi gitmesinden dolayı beyaz peynir (feta) alternatif olabilir.

Köpüklü Şaraplar ve İdeal Peynirler

Şampanya ve Brie

Otantik bir lezzet almanız için genelde aynı bölgeden şarapları ve peynirleri eşliyorum. Brie gibi Fransız krem peynirinin daha yumuşak dokusu, yağı azaltmak için keskin ve asidik bir şey gerektirir. Fransız şarabı Şampanya’nın yüksek asidi ve köpüğü, Brie’nin yoğun kremsiliği ile çok tatmin edici bir karşıtlıkta birleşir.

Prosecco ve Parmesan

Kuzey İtalya’da üretilen Prosecco‘nın köpüğü bu sert peynirin tuzluluğunu fazlasıyla keser. Ayrıca, ikisi de İtalyan!

Moscato ve Gorgonzola

Gelelim başka bir İtalyan çifte. Ağır kokulu peynirler daha tatlı bir şarap gerektirir. Prosecco’ya göre daha tatlı olan Moscato d’Asti’nin taze, asidik meyvesi ağzınızı Gorgonzola gibi daha ağır peynirlerden temizleyerek sizi ferah bırakır.

“Balıklı Bulgur”: Gururu Dize Getirebilecek Tek Gerçektir, Aşk

Reading Time: 2 minutes

Kibir ve gururu dize getirebilecek tek gerçektir, aşk.” der Jane Austen Gurur ve Önyargı kitabında. Öyledir, eğer her şey için çok geç değilse. Bu iki olgunun harman olup savrulduğu bir film, Balıklı Bulgur. Filmin asıl ismi The Secret of the Grain (Fransızca: La graine et le mulet). IMDb puanı 7,4/10 olan film, 2007 Venedik Film Festivali Jüri Özel Ödülü dahil olmak üzere 5 ödül kazanmıştır (Mubi’de izlenebilir).

Gururlu bir adamın, daha doğrusu Fransa’da göçmen olan gururlu bir adamın, ve iki kadının ona aşkını aktarıyor. Filmi diğer benzer konulu filmlerden farklı kılan yönü, göçmenliği içselleştirerek katmanlı bir öyküyle anlatmasıdır. Göçmenlik durumu, filme doz aşırı bir tortu kıvamı vermez ve genel göçmenlik sorunları filmin ana temasına nüfuz etmez. İnsanın her yerde, insan olduğu belirgindir. Tabii ki bu da biraz da gurur sayesinde olur.

Filmin Fransızca adı, her ikisi de mutfağının popüler bir parçası olan kuskus ve kefalden gelir. Bu iki bileşen hem ailenin diyetini, hem de kurmayı planladıkları restoranın menüsünü oluşturur. Filmin adında bulgur olarak kullanılsa da kültür farkından dolayı esasında bizdeki kuskustur. Kuskusun ise ailenin geldiği kültürde daha derin anlamı vardır. Bu aşk ve özen gibi tutku dolu bir derin anlama sahiptir. Hatta, birisi “Kuskus olunca gözüm hiçbir şeyi görmüyor” diyor.

Ailenin reisi 61 yaşındaki Slimane (Süleyman), neredeyse hiçbir şey söylemese de filmin ana karakteri, şahin gözlü, stoacı bir adam. 60’ına merdiven dayayan Süleyman, yıllarca bir tersanede çalıştıktan sonra işten çıkartılmak istenir. Eşinden boşanmış olan Cezayir asıllı bu adamın hayattan tek dileği, limanda bir restoran açmaktır. Hayalini gerçekleştirmesi ve tüm ailesini ikna etmesi için ona yardım edecek biri vardır. O da yeni kaldığı otelin sahibi olan yeni sevgilisi ve kızı.

Kültürleri bir araya getiren şeylerden bir tanesi de yemektir. Bu filmde iki büyük yemek yer alır. İlki Souad’ın evinde ilk düzenlen Slimane dışında herkesin katıldığı düzenli bir Pazar etkinliği. Yemeğin sonunda Souad, oğullarının Süleyman’a götürmesi için bir tabak hazırlar. Bu hem düşünceli bir jesttir hem de ailenin eski reisi için bir tuzak anlamına gelir. İkinci yemek, banka kredisi ve belediye izni gibi zorluklardan sonra yerel yetkililerin gönlünü kazanmak için “ötekiler” yani Fransızlar için teknede hazırlanan bir yemektir.

Tüm bunların yanında, Süleyman’ın eski ailesi ve yeni sevgilisi arasında bir huzursuzluk vardır. Yeni sevgilisi ise Süleyman kadar gururlu birisidir, yine de sonuç olarak Latifa’nın gururu aşk karşısında yenik düşer. Fakat, Süleyman’nın gururu oldukça güçlüdür. Hatta, onu buruk bir sona götürebilecek kadar güçlü bir gururdur.

Balıklı Bulgur’un sonunda bu gurura karşın aşkın karşı tarafı güçlüce tutuşu farkını gösteriyor. Hatta Latifa’nın yaptıklarından sonra bu, yine Jane Austen‘in sözünü akla Gurur ve Önyargı‘daki sözünü akla getiriyor: “İyilik birinin içinde, diğerinin görüntüsünde“.

Yavaş Yaşam Felsefesi Nedir ve Neden Popüler Oldu?

Reading Time: 3 minutes

Teknoloji hızlandıkça hayatımızın hızı da doğrusal olarak artıyor. Bilgi ve haber, ister doğru olsun ister yanlış, her zamankinden daha hızlı yayılıyor. İnsanların haftanın 7 günü, günün 24 saati internete bağlı olması bekleniyor. Acelecilik kültürü, insanları tükenmişliğe doğru itiyor. Ancak işler ne kadar hızlı da bir noktada onları yavaşlatmak isteriz. İşte burada yavaş yaşam felsefesi (Slow living) devreye girer.

Carl Honoré, In Praise of Slowness kitabında “Nicelikten çok nitelik. Bir şeyleri mevcudiyetle yapmak, anda olmaktır. Nihayetinde yavaş yaşam felsefesi, her şeyi olabildiğince hızlı yapmak yerine mümkün olduğunca iyi yapmaktır.” diyor.

Bu size biraz basit gelebilir, “ama aslında günün her anın zamana karşı bir yarış olduğu bir parkur koşusu kültüründe, son derece devrimci bir fikirdir” diyor Honoré. Peki yavaş yaşam felsefesi tam olarak nedir? Nasıl kendimizi yavaşlatabiliriz ve bu tempoyu benimseyebiliriz?

Cittaslow Yavaş Yaşam Felsefesi Nedir?

Akademide bir şeyi betimlemenin en iyi yollarından biri, ne olmadığından başlamaktır. Günlük hızlı temponuzu yavaşlattığınızı düşünün, en çok neyi yavaşlatmak isterdiniz? Honoré, “Tabunun olduğunca her şeyin hızlıca yaşandığı kültürümüzde, yavaşlamanın tek yolu her şeyin inanılmaz derecede ağır çekime dönüşmesi olduğunu düşünürüz, bu da saçma olur” diyor. Yavaş yaşamak, kendimizi kapatmak değildir. Daha çok, stratejik olarak geri adım atmakla ilgilidir.

İtalyanca şehir (citta) ve İngilizce yavaş (slow) anlamına gelen Cittaslow yavaş yaşam felsefesi, işleri olduğunca doğru hızında yapmaktır. Doğal olarak, hayatta işleri hızlı yaptığımız ve meşgul olduğumuz zamanlar vardır. Ancak frene basıp yavaşlamamız gereken başka zamanlar da vardır.

Daha yavaş bir yaşam tarzı için olmazsa olmazlar nelerdir?

Yavaş yaşam (slow living), bağlantıyı kesmek, yavaşlamak ve daha fazla var olmak için fırsatlar yaratmaktır. Buna yönelik ilk adımı, telefonunuz veya bilgisayarınızla ilişkinizi yeniden tanımlamayarak ve ekransız zaman için hayatınızda daha fazla yer açarak başlayabilirsiniz.

Honoré, “Yavaş yaşamın temel taşlarından biri, teknolojiyle daha dengeli, daha sağlıklı, daha mutlu ve daha insancıl bir ilişki kurmaktır” diyor. “Bu teknolojinin inanılmaz hızını ne zaman kullanacağını bilmek ve sonra ne zaman yeterli olduğunu bilmektir.”

Yavaş yaşamanın bir diğer önemli unsuru, kaçırma korkusunu yenmek ve her şeyi tek tek yapmaya çalışmak yerine, önemli olan şeylere odaklanmaktır. Honoré, “Yavaş olmanın temel taşı, hayır demektir.” diyor. “Hayır deme, öncelik verme, durup düşünme ve ‘Benim için gerçekten önemli olan nedir?’ demek için zaman ayırma sanatını yeniden öğrenmektir. Sonra zamanınızı ve dikkatinizi bu şeylere ayırın ve diğerlerini bırakın.”

Sizin için neyin önemli olduğunu belirlemek ve Pareto Kuralı hakkında bilgi almak için şu yazıyı okumanızı öneriyorum.

Yavaş yaşamaya değer mi?

İnsan zihninin, bedeninin ve ruhunun alabileceği hızın sınırlarını zorluyoruz. Hatta, her şeyi bir anda yapabilmek için bir bedel ödüyoruz. “Beslenmeden ilişkilere, aileden işe kadar her şeyde acı çekiyoruz ve aynı zamanda düşünme, bağlantı kurma, yenilik yapma, iş yaratma, üretken olma ve yaratıcı olma yeteneklerimize zarar veriyor.”

Yavaş yaşam felsefesi pek çok kişide fark yaratıyor, çünkü insanlar hızlı yaşam tarzıyla birlikte gelen sonuçlardan bıkmış durumdalar. Honoré’a göre, “Gerçekten yaşamak yerine hayatlarımızda birbirimizle yarışıyoruz. Günün her anını kısa bir çizgiye dönüştürmek çok zor ve bizi pek çok yönden yıpratıyor.”

Yavaş yaşam felsefesi için birkaç öneri:

  • Ucuz olan her şeyi almayın.
  • Telefon, laptop veya kitabınızı uzağa koyun ve lokmalarınıza odaklanın.
  • İşe gitme rutininizi gözden geçirin.
  • Sıkılın.
  • Doğayla ve kendinizle baş başa kalabileceğiniz yürüyüşler yapın.
  • Bedeninizi dinlendirmek ve yenilenmesine yardımcı olmak için en az 8 saat ayırın.
  • Hobilerinize günde en az yarım saatinizi ayırmaya çalışın.
  • Üstünüzde baskı yaratmamaya, kendinizi zorlamamaya ve stres seviyenizi artıracak eylemlerde bulunmamaya dikkat edin.

Sürdürülebilir Kalkınma Kısa Tarihi, Önemi ve Örnekleri

Reading Time: 5 minutes

Sürdürülebilir kalkınma, insan ile doğa arasında denge kurarak doğal kaynakları tüketmeden, gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarının karşılaması gerektiği fikridir. Sürdürülebilir kalkınmanın ilk resmi tanımı 1987 yılında Birleşmiş Milletler‘in Brundtland Raporu‘nda yapılmıştır.

Sürdürülebilir kalkınma, toplumu uzun vadede var etmenin bir yoludur. Bu, çevrenin ve doğal kaynakların korunması, sosyal ve ekonomik eşitlik gibi zorunlulukları uygulamak anlamına gelir.

Sürdürülebilir Kalkınma Fikri Nasıl Ortaya Çıktı?

Sanayi devrimi, sürdürülebilir kalkınma fikrinin ortaya çıkmasıyla bağlantılıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batılı toplumlar, ekonomik ve endüstriyel faaliyetlerin çevre ve sosyal denge üzerinde önemli etkileri olduğunu keşfetmeye başlarlar. Bu süreçte çeşitli ekolojik ve sosyal krizler yaşanmış ve daha sürdürülebilir bir modele ihtiyaç olduğunun farkına varılmıştır.

Yirminci yüzyılda dünyayı sarsan ekonomik ve sosyal krizlerden bazı örnekler:

  • 1907: ABD Bankacılık krizi 
  • 1923: ABD Enflasyon krizi 
  • 1929: 1930’ların mali krizinin başlangıcı 
  • 1968: Orduya ve bürokrasiye karşı dünya çapında halk ayaklanmaları 
  • 1973 ve 1979: Petrol şokları 
  • 1982: Gelişmekte olan ülkelerin borç şoku

Bazı ekolojik kriz örnekleri:

  • 1954: Rongelap nükleer serpinti
  • 1957: Torrey Canyon petrol sızıntısı
  • 1976: Seveso felaketi
  • 1984: Bhopal felaketi
  • 1986: Çernobil nükleer felaketi
  • 1989: Exxon Valdez Kazası
  • 1999: Erika felaketi

Ortak Malların Trajedisi ve Sürdürülebilir Kalkınma [1968]

1968’de ekolojist ve filozof Garret Hardin, ortak malların trajedisi başlıklı bir makale yazdı. Bireyler rasyonel ve bireysel çıkarlarına odaklanırlarsa, toplumların ortak çıkarlarına karşı çıkacak ve insanların gezegenin doğal kaynaklarını tüketeceklerini savundu.

İnsanların bu şekilde doğal kaynaklara erişimi ve sınırsız tüketimi, bu kaynakların sonunu getirecektir. Hardin, insanın sınırsız bir şekilde ürediği için doğal kaynakların sonunda tükeneceğine inanıyordu. Yine Hardin’e göre, insanlığın gelecek bir felaketten kaçınması için ortak kaynakları kullanma şeklini kökten değiştirmesi gerekiyordu. Bu da sürdürülebilir bir kalkınma ile mümkün olabilirdi.

Büyümenin Sınırları ve Südürülebilir Kalkınma [1972]

Hardin’in makalesinden birkaç yıl sonra 1972’de, Club of Rome tarafından görevlendirilen bir grup bilim insanı, sınırlı kaynaklara sahip bir gezegende olabileceklerin sonuçlarını tahmin etmeyi amaçlayan bir bilgisayar simülasyonu yürüttüler.

Dünya nüfusu artışı, sanayileşme, kirlilik, gıda üretimi ve yenilenemeyen kaynakların tüketilmesi gibi 5 farklı etken arasındaki etkileşimler, bu değişkenlerin katlanarak büyüdüğü ve teknolojinin kaynakları doğrusal olarak artırdığı bir senaryo göz önünde bulundurularak analiz edildi.

Bu senaryoya göre eğer insan büyümeye sınır koymazsa, en iyi ihtimalle 21. yüzyılın sonunda ekonomik ve sosyal bir çöküşün olacağı çıktı. Bu tahmin The Guaridan’ın makalesine göre olası görünüyor.

1. BM Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı [1972]

BM tarafından düzenlenen ilk büyük dünya liderleri toplantısı BM Çevre Konferansı, insanın çevre üzerindeki etkisini ve bunun ekonomik kalkınmayla nasıl ilişkili olduğunu tartışmak üzere 1972’de Stockholm’de düzenlendi. Bu toplantının ana hedeflerinden biri, dünya nüfusuna doğayı koruma konusunda ilham verecek ve rehberlik edecek ortak bir bakış açısı ve ortak ilkeler bulmaktı.

İnsani Gelişim Endeksi ve Sürdürülebilir Kalkınma [1980]

Gezegenin sınırları olduğu fikri yayıldıkça, kalkınmanın sadece ekonomik büyüme ile ilgili olmadığı fikriyle birlikte, İnsani Gelişim Endeksi‘nde (HDI) olduğu gibi entegre çözümler gelişmeye başladı. İnsani Gelişim Endeksi, günümüzde ülkelerin ekonomik ve sosyal başarılarını ölçen istatistiksel bir araçtır.

Bunun için sağlık, eğitim, finans, hareketlilik veya insan güvenliği gibi boyutlar ele alınır. BM Kalkınma Programı, her yıl, yıllık raporlarıyla birlikte yayınlanan HDI raporuna göre ülkeleri sıralıyor. Ülkelerin gelişmişlik düzeylerini izleyen indeks, periyodik olarak güncellenir.

HDI ve Ekolojik Ayak İzi – Sürdürülebilir Kalkınmanın Sağlanması

Toplumun en azından asgari HDI’ya gelmesi ve kişi başına düşen maksimum ekolojik ayak izinin altında yaşaması gerekir. Asgari HDI’nın üzerinde yaşamak, eğitim veya sağlık gibi insan ihtiyaçlarının karşılanmasını garanti eder.

Ekolojik ayak izi, dünyanın ekolojik kapasitesine göre kişi başına maksimum tüketim sınırını temsil eder. Altında yaşamak, gezegenin kendini yenileyebileceği için gelecek nesilleri tehlikeye atmaz. Asgari HDI’nın üzerinde ve kişi başına düşen azami ekolojik ayak izinin (insan nüfusu arttıkça azalan bir sayı) altında kalmayı başarabilseydik, sürdürülebilir bir gelecek için doğru yolda olurduk.

Brundtland Raporu ve Sürdürülebilir Kalkınma [1987]

Ortak geleceğimiz olarak da bilinen Brundtland Raporu, 1987’de sürdürülebilir kalkınma terimine en yaygın kabul edilen tanımını verdi. Yani, “insanın, gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılamasını engellemeksizin mevcut gelişmenin bugünün ihtiyaçlarını karşılamasını sağlama yeteneği” sürdürülebilir kalkınmanın yaygın olarak kabul edilen ilk tanımıydı.

Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu da sürdürülebilir kalkınmada kalkınmanın sınırlamaları olduğunu vurguladı. Örgüte göre, “biyosferin insan faaliyetlerinin etkilerini absorbe etme konusundaki sınırlılığı ile birlikte çevresel kaynaklar üzerindeki mevcut teknoloji ve sosyal organizasyon” sürdürülebilir kalkınmaya sınırlamalar getirmektedir.

İklim Değişikliği ve Sürdürülebilir Kalkınma [1988]

İklim değişikliğinin gezegen ve insan yaşamı üzerindeki etkileri konusundaki bilinç arttıkça, BM Kalkınma Programı ve Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından Uluslararası İklim Değişikliği Paneli oluşturuldu. Amacı, insan faaliyetlerinin iklim değişikliği üzerindeki etkisi hakkında araştırma yapmak ve bilgi paylaşmak. Ayrıca iklim değişikliğiyle mücadelenin nedenlerini, sonuçlarını ve yöntemlerini araştırmayı da amaçlamaktadır.

CO2 ve metan, dünyanın ideal sıcaklığını korumasına yardımcı ve bildiğimiz şekliyle yaşamı garanti etmek için var olan gazlardır. Bununla birlikte, bu gazların aşırı üretimi, gezegenin sıcaklığında bir artışa yol açar. Bunun nedeni, dünyanın yaydığı ve uzaya gidecek olan ısının bir kısmının atmosferde hapsolmasıdır.

Üçlü Bilanço Sistemi ve Sürdürülebilir Kalkınma [1994]

Üçlü Bilanço Sistemi. Görsel kaynak: TÜRKONFED

Üçlü bilanço sistemi, sürdürülebilir kalkınmanın temellerinden biri olan önemli bir varsayımdır. İlk olarak bir sürdürülebilirlik danışmanlık firmasının kurucusu olan John Elkington tarafından kullanılmıştır.

Bu ifade, şirketlerin 3 farklı alt çizgiyi göz önünde bulundurmaları gerektiği anlamına gelir, yani sadece kâr ve zarar hesabı değil. Bu, kuruluşların değer zincirlerindeki operasyonların sosyal açıdan ne kadar sorumlu olduğunu da ölçmeleri gerektiği anlamına gelir.

Buna ek olarak, Elkington üçüncü bir hususu ekledi: Şirketlerin gezegen üzerindeki çevresel etkilerini de ölçmeleri gerekiyordu. Sonuç olarak fikir, iş dünyasının insanlar ve gezegen üzerindeki etkisine de dikkat etmesi gerektiğidir.

Milenyum Ekosistem Değerlendirmesi ve Sürdürülebilir Kalkınma [2001]

Milenyum Ekosistem Değerlendirmesi, 2001 yılında başlayan ve BM tarafından talep edilen 4 yıllık bir araştırmaydı. 1200’den fazla araştırmacı, ekosistemlerdeki değişikliklerin insan refahı üzerindeki sonuçlarını değerlendirmek için bir araya geldi. Ekosistemlerin korunmasını ve sürdürülebilir kullanımı iyileştirmek için gereken eylemde bilimsel temeli bulmak başka bir hedefti.

Araştırmanın ana bulguları şunlardı:

  • İnsanlar ekosistemleri her zamankinden daha hızlı ve geniş çapta değiştirdi. Bu, önemli ve büyük ölçüde geri döndürülemez bir biyolojik çeşitlilik kaybıyla sonuçlandı;
  • Ekosistemlerde meydana gelen değişiklikler insan refahını ve ekonomiyi iyileştirdi, ancak gezegene ve topluma zarar verdi. Yüksek oranda azalan sadece biyolojik çeşitlilik değildi. Yoksulluk aynı zamanda birçok toplumu da etkiliyordu ve iklim değişikliği doğrusal olmayan değişim riskini artırdı;
  • Ekosistemlerin bozulması muhtemelen 21. yüzyılda daha da kötüleşecek;
  • Ekosistemin bozulmasını engellemek ve artan talebi karşılamak için gereken değişiklikler hala mümkün. Bununla birlikte, kamu ve özel sektör geneli politikalarda önemli değişiklikler gerekecektir.

Günümüzde Sürdürülebilir Kalkınma

Bugünün sürdürülebilir kalkınma planı oldukça güçlü, ancak hala alınacak çok yol var. En son IPCC raporu, küresel ısınmayı 2ºC’nin altında tutmak ve yıkıcı etkilerini önlemek için CO2 emisyonlarının azaltılmasıyla ilgili değişikliklerin hızla gerçekleşmesi gerektiğini gösterdi.

Sürdürülebilirliğin farklı alanlarında farklı kitlelerle çalışan birçok uluslararası aktör var. Bu konuda farkındalık yaratmak ve gelişmesi için koşullar yaratmak için aynı amacı paylaşıyorlar. Ana oyunculardan biri, birden fazla kampanya üzerinde aktif olarak çalışan Birleşmiş Milletler‘dir.

İş tarafında, Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi (WBCSD), üye şirketlerinin sürdürülebilir bir dünya yaratmak için iş geçişlerini hızlandırmalarına yardımcı olur. B-Corp hareketi, Rainforest Alliance, Fairtrade Foundation veya Bilinçli Kapitalizm Hareketi gibi gezegen için en iyi uygulamaları olan işletmeleri ödüllendiren bazı sertifikalar da vardır.

Aynı zamanda, Elen MacArthur Vakfı gibi kuruluşlar, döngüsel ekonomi hakkında toplulukların ve işletmelerin doğal kaynakları nasıl kullandıklarını sürdürülebilir kalkınmaya nasıl uyumlu hale getirebilecekleri konusunda rehberlik ederler. İşletmelerin faaliyetlerini tedarik zincirleri arasında uyumlu hale getirmek, kahve artıklarından mantar yetiştirmek gibi farklı ve ekolojik iş modellerinin gelişmesine de olanak sağlarlar.

NFT Hakkında Bilmeniz Gereken Her Şey

Reading Time: 2 minutes

NFT terimini muhtemelen son zamanlarda duymuşsunuzdur. Ama, belki neyle ilgili olduğunu çözememişsinizdir. Parayla ilgili bir olay mı yoksa lisansa benzer bir şey mi? İlk başta dışardan bakan birisi normal olarak karmaşık görünüyor. Bu yazıda NFT’nin ne olduğu, nasıl çalıştığı, neden bazı tartışmalara neden olduğu ve nasıl satın alabileceğiniz dahil olmak üzere temel sorulara odaklanacağım.

NFT nedir?

NFT, bir kripto para birimi olan dijital varlıktır. NFT’ler, dijital veya reel dünyadaki varlıkların tokenize edilmiş versiyonlarıdır. Bir blok zinciri ağı içerisinde doğrulanabilir özgünlük ve sahiplik ispatı olarak işlev görürler. Ancak Bitcoin blok zincirindeki standart bir madeni paranın aksine, bir NFT benzersizdir ve benzer şekilde takas edilemez.

Beeple’s Everydays

Peki bir NFT’yi sıradan bir kripto paradan daha özel yapan nedir? NFT’nin türleri birden fazladır, bir dijital sanat parçası veya bir müzik dosyası biçimini alabilirler. Esasen, herhangi bir koleksiyoncuya benziyor, ancak duvarınıza asmak için tuval üzerine yağlı boya almak yerine bir JPEG dosyanız olur.

NFT Sistemi Nasıl İşler?

NFT’ler, Ethereum blok zincirinin bir parçasıdır. Bu nedenle içlerinde saklanan ekstra bilgiler içeren ayrı tokenlerdir. Bu ekstra bilgi, JPG, MP3, video, GIF veya başka bir biçimde sanat, müzik, video (vb.) olmasını sağlar. Değer taşıdıkları için, tıpkı diğer sanat türleri gibi alınıp satılabilirler ve tıpkı fiziksel sanatta olduğu gibi, değer büyük ölçüde piyasa ve talep ile belirlenir.

Bir NFT görüntüsünü sağ tıklayıp kaydederek sistemi hacklediğinizi de düşünmeyin. Bu sizi milyoner yapmaz çünkü indirdiğiniz dosya, onu Ethereum blok zincirinin bir parçası yapan bilgileri tutmaz.

Jack Dorsey Twitter’daki ilk tweeti

Twitter’ın kurucu ortağı Jack Dorsey, ilk tweet’ini 2.915.835,47 dolar’a satmıştı, yani tweetler bile değer taşıyor.

https://www.instagram.com/tv/CMcOLELhmyq/?utm_source=ig_web_copy_link

Bu dünyanın dışından ‘dijital ev’ son zamanlarda 500.000 dolar‘a satıldı. Torontolu sanatçı Krista Kim tarafından tasarlanan ‘Mars Evi’, dijital sanat pazarı SuperRare tarafından ‘dünyanın ilk dijital evi’ olarak tanımlandı.

Tokenlerini nereden satın alabilirim?

NFT’ler çeşitli platformlarda satın alınabilir ve hangisini seçeceğiniz, ne satın almak istediğinize bağlı. Satın aldığınız platforma özel bir cüzdana ihtiyacınız olacak ve bu cüzdanda kripto paranız olması gerekecek. Mesela Beeple’s Everydays’in satışı 69.3 milyon dolara mal oldu.

Pek çok NFT türünün yüksek talebi nedeniyle, bunlar genellikle ‘drop’ olarak bırakılır. Bu, düşüş başladığında hevesli alıcıların çılgınca koşması anlamına gelir, bu nedenle kayıt olmanız ve cüzdanınızı önceden doldurmanız gerekir.

Bazı NFT satışı yapan siteler:

Ayrıca, bu varlıklar oyuncular tarafından satın alınabilir ve satılabilir. İçeriğinde ise kılıç, skin veya avatar gibi oyunla ilgili varlıklar içerir.