Posts in Art

“Balıklı Bulgur”: Gururu Dize Getirebilecek Tek Gerçektir, Aşk

Reading Time: 2 minutes

Kibir ve gururu dize getirebilecek tek gerçektir, aşk.” der Jane Austen Gurur ve Önyargı kitabında. Öyledir, eğer her şey için çok geç değilse. Bu iki olgunun harman olup savrulduğu bir film, Balıklı Bulgur. Filmin asıl ismi The Secret of the Grain (Fransızca: La graine et le mulet). IMDb puanı 7,4/10 olan film, 2007 Venedik Film Festivali Jüri Özel Ödülü dahil olmak üzere 5 ödül kazanmıştır (Mubi’de izlenebilir).

Gururlu bir adamın, daha doğrusu Fransa’da göçmen olan gururlu bir adamın, ve iki kadının ona aşkını aktarıyor. Filmi diğer benzer konulu filmlerden farklı kılan yönü, göçmenliği içselleştirerek katmanlı bir öyküyle anlatmasıdır. Göçmenlik durumu, filme doz aşırı bir tortu kıvamı vermez ve genel göçmenlik sorunları filmin ana temasına nüfuz etmez. İnsanın her yerde, insan olduğu belirgindir. Tabii ki bu da biraz da gurur sayesinde olur.

Filmin Fransızca adı, her ikisi de mutfağının popüler bir parçası olan kuskus ve kefalden gelir. Bu iki bileşen hem ailenin diyetini, hem de kurmayı planladıkları restoranın menüsünü oluşturur. Filmin adında bulgur olarak kullanılsa da kültür farkından dolayı esasında bizdeki kuskustur. Kuskusun ise ailenin geldiği kültürde daha derin anlamı vardır. Bu aşk ve özen gibi tutku dolu bir derin anlama sahiptir. Hatta, birisi “Kuskus olunca gözüm hiçbir şeyi görmüyor” diyor.

Ailenin reisi 61 yaşındaki Slimane (Süleyman), neredeyse hiçbir şey söylemese de filmin ana karakteri, şahin gözlü, stoacı bir adam. 60’ına merdiven dayayan Süleyman, yıllarca bir tersanede çalıştıktan sonra işten çıkartılmak istenir. Eşinden boşanmış olan Cezayir asıllı bu adamın hayattan tek dileği, limanda bir restoran açmaktır. Hayalini gerçekleştirmesi ve tüm ailesini ikna etmesi için ona yardım edecek biri vardır. O da yeni kaldığı otelin sahibi olan yeni sevgilisi ve kızı.

Kültürleri bir araya getiren şeylerden bir tanesi de yemektir. Bu filmde iki büyük yemek yer alır. İlki Souad’ın evinde ilk düzenlen Slimane dışında herkesin katıldığı düzenli bir Pazar etkinliği. Yemeğin sonunda Souad, oğullarının Süleyman’a götürmesi için bir tabak hazırlar. Bu hem düşünceli bir jesttir hem de ailenin eski reisi için bir tuzak anlamına gelir. İkinci yemek, banka kredisi ve belediye izni gibi zorluklardan sonra yerel yetkililerin gönlünü kazanmak için “ötekiler” yani Fransızlar için teknede hazırlanan bir yemektir.

Tüm bunların yanında, Süleyman’ın eski ailesi ve yeni sevgilisi arasında bir huzursuzluk vardır. Yeni sevgilisi ise Süleyman kadar gururlu birisidir, yine de sonuç olarak Latifa’nın gururu aşk karşısında yenik düşer. Fakat, Süleyman’nın gururu oldukça güçlüdür. Hatta, onu buruk bir sona götürebilecek kadar güçlü bir gururdur.

Balıklı Bulgur’un sonunda bu gurura karşın aşkın karşı tarafı güçlüce tutuşu farkını gösteriyor. Hatta Latifa’nın yaptıklarından sonra bu, yine Jane Austen‘in sözünü akla Gurur ve Önyargı‘daki sözünü akla getiriyor: “İyilik birinin içinde, diğerinin görüntüsünde“.

Emre Ezelli Dichotomy Sanatçı Kitabı Önsözü

Reading Time: 2 minutes
EN version
There are some routines in our lives, which are so embedded in our lives that we ignore the dilemmas in them. Emre Ezelli handles these dilemmas, which have become our habits rhythmically and frugally in his works in Dichotomy—as in his previous exhibitions. You find the message to convey in the back layers as you think about it, both from the subject and the way it works. One of the things I noticed during the preparation for the exhibition is that, it is necessary “to distill, in a very basic way, the tactics that researchers have found for diagnosing and shaping habits within our own lives” as Charles Duhigg mentioned in The Power of Habits. The artist focuses on daily routines, relationships, abstract concepts and concrete events separately as well as the opposite poles they contain. These are sometimes the product of his talking to himself, his interrupted thoughts during the day, sometimes the things he observed from his cat, Diego. Seeing that there are many contradictions, you may find yourself asking: “Well, do these artworks ever contradict with each other?” As the artist has collected collages and pieces since his university years, this exhibition becomes more of a feature-length film. After seeing the works, it is almost impossible not to say: “Very good honesty, how many people think this? I didn’t realise beforehand” as I heard from many people at the Vienna exhibition opening.

Hayatımızda bazı rutinler vardır, bunlar hayatımıza öyle yerleşmiştir ki içindeki ikilemleri farketmeyiz. Alışkanlıklarımız haline gelen bu ikilemleri Emre Ezelli, Dikotomi’de—önceki sergilerinde olduğu gibi—eserlerinde ritmik ve tutumlu bir şekilde işliyor.

Gerek konudan gerekse işleyiş tarzı yönünden, mesajı düşündükçe arka katmanlarda buluyorsunuz. Sergiye hazırlık sürecinde farkettiğim şeylerden biri Charles Duhigg’in Alışkanlıkların Gücü’nde bahsettiği gibi alışkanlıkları yönlendirebilmek için onu parçalarına ayırmak gerektiği.

Sanatçı, günlük temel rutinlerden ilişkilere, soyut kavramlardan somut olaylara ayrı ayrı ve kendi içindeki zıt kutuplarıyla odaklanmış. Bunlar bazen kendi kendine konuşmalar, gün içinde yarım kalmış düşünceler, bazense kedisi Diego’da gözlemlediği şeyler. Bu kadar çelişkinin arasında “Peki, çalışmalar birbiriyle ters düşmüyor mu?” derseniz, sanatçı kolajları ve parçaları üniversite yıllarından beri topladığı için bu sergiyi bir uzun metrajlı bir film gibi yapıyor.

Çalışmaları inceledikten sonra, Viyana sergi açılışında birçok insandan duyduğum gibi “Daha önce bunu farketmemiştim” dememek neredeyse imkansız oluyor.

Dichotomy sanatçı kitabı kapak

Viyana’daki Emre Ezelli Dichotomy sergisinden bir seçkiyle oluşturulan sanatçının ilk kitabı Paper Street Co. iş birliğiyle 2020 Aralık’ta yayımlandı.

Sınırlı sayıda basılan, 50 edisyonlu kitap sanatçı tarafından yapılan işlerden yola çıkılarak kurgulanmış ve yine onun tarafından tasarlanmıştır.

*Dikotomi iki bölüm arasındaki zıtlıktır, dikotomi hareketin illüzyonudur.

İtalya’da Yolda Kalan Bir Kadın—Ekmek ve Laleler

Reading Time: 2 minutes

Bu yazımı ben Napoli’deyken bir arkadaşımın şehirdeki kadına verilen değeri sormasıyla hatırladım. Daha onceden büyük bir kısmını bu yazdığım bu yazıya sadece küçük eklemeler yaptım. Ekmek ve Laleler filmi, genel olarak hayatın ve yolun size neler getirebileceğini anlatsa da benim gözüme çarpan şeylerden biri de kadının rolü oldu. İleriki paragraflarda Rosalba‘nın yaşadığı benim için ilgi çekici şeyleri aktaracağım.

Rosalba, ne kadar mutlu olabileceğinin farkına varana kadar ne kadar mutsuz olduğunu asla anlamadı. İtalyan yazar-yönetmen Silvio Soldini’nin Ekmek ve Laleler (Pane e Tulipani) filmi, hayatın zorluklarında boğulmuş, hayatı yenice kendi başına yaşamaya başlayan ve asla mümkün olmadığını düşündüğü şekilde hayatında yeni bir bahara çiçek açan orta yaşlı bir kadın figürünü içerir.

Ekmek ve Laleler (Pane e Tulipani) filmi, özgürlüğün toplumda vazgeçilmez olduğu topraklarda yani İtalya‘da çekilir. Soldini, Licia Maglietta’nın canladırdığı Rosalba’ya abartısız dokunuşlar yapmış ve biraz kafası karışık bir ana karakter ortaya çıkarmıştır. Bir otobüs dinlenme tesisinde unutulan Rosalba, önce kocasını yardım için arar. Fakat, kocası bağırdığı için eve yani Pascera’ya otostop çekerek dönmeyi dener. Muhtemelen, bundan sonrasını az çok tahmin edersiniz. Çünkü yolculuklarda verilen böyle ani kararlar, insanda unutulmaz anılar bırakır.

Yolda gelişen bir dizi olay örgüsü, Rosalba’yı hayatında hiç gitmediği Venedik‘e götürür. Bu süreçte, Rosalba’nın araba kullanabildiğine şahit oluruz. Yeni hayatında içgüdülerine rağmen kendi için kendi kararlarını verir. Ertesi gün trenini kaçırır ve Rosalba Venedik’te bir gece daha geçirmeye karar verir. Onu kim suçlayabilir? Kocası mı?

Bu süreçte akşam yemeği için gittiği restoranın sahibi Fernando, bir gece kalacak bir yer verir; ama sonrasında bu çok daha fazlasına dönüşür. Bir çiçekçi dükkanına iş için başvurur. Buna dükkan sahibi imkansız gibi bakar, çünkü güçlü birisini ve işi çevirecek birisini aramaktadır. Katolik kilisesinden dolayı İtalya’da kadının günlük hayattaki rolü azdır. Bu görüş, İtalya’nın güneyine gittikçe daha da keskinleşir. Sokakta 70 yaşlarında erkek birini durdurup sorsanız büyük ihtimalle kendisi emekli eşi ev hanımı çıkacaktır.

Tam Fernando ve Rosalba aşklarını itiraf edecek olduklarında Ketty, Rosalba’nın çalıştığı dükkana gelir. Ketty, Rosalba’ya bencil ve berbat bir anne olduğunu ve en küçük oğlu Nic’in uyuşturucu kullandığını söyler. Rosalba, çocuğuna bakmak için evine döner. Ona yardım edebilmek için mutluluğundan özverili bir şekilde vazgeçer.

Rosalba, eve döndüğünde mutsuzdur. Ev hanımı, eş ve anne rolünü oynar. Bir kadın olarak kendini gercekleştirememiştir. Fernando onu özler ve uyuyamaz. Sadece Rosalba’nın orada bıraktığı son lale yığınına bakar. Kahvaltısını çok güzel bir ekmekle bırakırdı; dolayısıyla da filmin adı Ekmek ve Laleler. Filmin nasıl bittiğini spoiler vermemek icin yazmayacağım fakat kesinlikle izlemeye değer bir film. Çıkılan bir yolun sizi nerelere götürebileceğini açıkça gösterir.

Zagreb Kırık Kalpler Müzesi: Aşktan Geriye Kalanlar

Reading Time: 5 minutes

Bir şey itiraf edelim, ömür boyu hepimizin en az bir kez kalbi kırılmıştır. Belki de kıran bizdik. Kim bilir? Ama bazen terkedilmiş tarafızdır. Şimdi bu kırık kalpleri hatırlayalım, ister kendimizin olsun ister başkasının. Tüm bu kırık kalpleri koyabileceğiniz ve başkalarının gelip görebileceği bir müze hayal edin. Zagreb Kırık Kalpler Müzesi ‘inde bunu görmek mümkün.

Zagreb’in Kırık Kalpler Müzesi, dünyanın en tuhaf koleksiyonlarından birini barındırıyor. Hırvatistan’ın başkentinde merkeze yakın bir yerde bulunan Kırık Kalpler Müzesi ayrılık, keder veya diğer acılara adanmıştır. Dünyanın her yerinden insanların bağışladığı duygusal değere sahip günlük nesneler, sahibinin öyküsü ve geçmiş ilişkisinin önemiyle beraber sergilenir. Bunlar, bazıları komik ve sevgi dolu, ancak çoğu melankolik, ilişkinin doğası ve nasıl sona erdiği hakkında bir fikir veren aşk ve ayrılık hikayeleri.

Dražen Grubišić ve Olinka Vištica, fırtınalı bir ayrılık veya yıkıcı bir kayıptan sonra geride kalan nesneleri 13 yıldır topluyorlar. Ancak gazeteci Aleks Eror’ın da dediği gibi, kalp kırıklığına adanmış en büyük sergi beklenmedik bir haz getiriyor. Yani aşırı duygular burada da öne çıkıyor. Schopenhauer’ın Aşkın Metafiziği’nde dediği gibi “İnsan, tutkulu bir aşk ile sevdiği kimseye aynı zamanda nefretin en koyusunu da duyabilir.” Bunu esasında sanatta bolca görebiliyoruz. Mesela, Emre Ezelli‘nin Dichotomy sergisinin hazırlığı sırasında ‘it likes you, you like it…‘ eserindeki ayrıntıları sormuştum. Koltuğun nasıl kişisel bir ilişkisinin hikayesinden geldiğini anlatmıştı.

Kırık Kalpler Müzesi’nin Hikayesi

Müze, eski bir çift olan sanatçı Dražen Grubišić ve film yapımcısı Olinka Vištica’nın ayrılıklarından kısa bir süre sonra kavramsallaşır. Grubišić, “oldukça medeni ve normal olduklarını, bu yüzden ayrılığın da çok pürüzsüz ve medeni olduğunu” söylüyor. Ancak genellikle uzun ilişkilerin sonunda olduğu gibi çift, dört yıllık ilişkilerinde biriktirdikleri ortak eşyalarını bölme sürecinden geçmek zorunda kaldı.

Bu görüşmeler, küçük, kurmalı bir tavşan oyuncağa denk gelene kadar sakin bir şekilde gider. Grubišić, Vištica’nın eve geleceğini duyduğu zaman onu sarar ve evinin koridoruna koyduğunu söyler, bu yürüyerek onu bir evcil hayvan gibi selamlar. Biri seyahat ettiğinde ve diğeri evde kaldığında, seyahat eden oyuncağı yanlarında götürür ve onunla fotoğraf çekinirdi. Bir tarafın eksikliğinde oyuncak, dublör olarak kullanırlardı.

Grubišić, “Bütün bu anılar yoğunlaştı ve bu küçük oyuncağa bağlandı” diye bahsediyor. “Daha sonra bu kadar banal olan ve parasal bir değeri olmayan bir şeyin sizin için bu kadar güçlü duygulara neden olabilmesinin nasıl şaşırtıcı olduğu hakkında konuşmaya başladık. Ama bu sadece iki kişiyi ilgilendiriyordu, başka hiç kimseyi etkilemiyor. ”

Grubišić ve Vištica, daha sonra insanların bir ayrılığın ardından bu duygusal nesneleri gönderebilecekleri ve sergileyebilecekleri bir alan olsaydı ne kadar ilginç olacağını farkettiler. Fikir o kadar doğal ve basit görünüyordu ki böyle bir projenin zaten var olduğunu düşündüler. Ancak çift daha sonra Google’da aradıklarında, ortaya çıkan tek şey eski sevgiliden kurtulmak için önerilerdi.

Özellikle kadın dergilerinde buldukları tüm makaleler, imha ile ilgiliydi. Yani, eşyaları ateşe vermek gibi şeyler. Grubišić bunun üzerine şöyle yorumluyor: “Bununla gerçekten bağlantı kuramıyordum, çünkü biriyle yıllar geçiriyorsanız mazoşist olmadığınız sürece çoğunun iyi şeyler olması gerekir. Öyleyse neden masalınız gerçekleşmediği için tüm bu anıları yok etmek isteyesiniz ki?”

İlk başta, bu fikirden bir sonuç çıkmadı. Ancak 2006’da Grubišić ve Vištica, 41. Zagreb Görsel Sanatlar Salonu‘ndan yapılan sunum çağrısına yanıt vererek, bitmiş ilişkilerin duygusal nesneleri ile dolu bir sanat sergi önerisini verdiler. Organizatörler bu fikre ilgi duydular ve çifte bunu gerçekleştirmesi için 14 gün verildi. Bu sürede, nesneler için arkadaşlarını ve tanıdıklarını aradılar.

Grubišić gösteri bittikten sonra projenin sona ereceğini düşünür. Ancak dört yılda Split, Ljubljana, Berlin, Singapur, Tokyo, İstanbul ve diğer birçok şehirden talep geldi. Sonunda, gezer sergiyi organize etmenin lojistiği o kadar yorucu hale geldi ki çift 2010 yılında Zagreb’de gerçek bir müze açmaya karar verdi ve Grubišić’e göre Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’de en çok ziyaret edilen müze oldu.

Eğer bugün müzeyi ziyaret edecek olsaydınız, dört odadan oluşan 300 metrekarelik bir alana yayılmış 84 nesne bulacaksınız. Her üç yılda bir değişen nesneler, 4.000’den fazla koleksiyondan seçiliyor. Her gün, insan yaralarını anlatan değişik nesneler sergilenmekte. Objeler ve beraberindeki hikayeler o kadar çeşitlidir ki, bir hikaye yayı oluşturacak şekilde düzenlenmiştir. Bu yay, tebessüm ettirici, hafif hikayelerle başlar ve sonrasında biraz karmaşıklaşır. Grubišić, “Yapmaya çalıştığımız şey bu, çünkü herkesin ağlamaktan kaçtığı dünyada bir şeyi kolayca yapabilirsiniz” diyor.

Nesnelerin çoğu romantik ilişkilerin kalıntıları olsa da, bazıları aileseldir. Diğerleri ise öğrenci ve öğretmen arasındaki platonik bağ gibi şeyler. Çoğu durumda bir nesne, arkasında saklanan hikaye hakkında çok az ipucu verir. Göz alıcı nesnelere bazen iç açıcı olmayan hikayeler eşlik ederken, en ilginç hikayeler ise genellikle dikkat çekici olmayan nesnelere aittir.

Bazıları uzun ve itiraf içerirken, en iyileri genellikle kısa ve öz. Asıl duygusal yumruklar, birkaç kelimeden oluşuyor. “Birlikte basketbol oynadık. O dürüsttü, ben değildim. Bana kızları nasıl gördüğünden bahsediyordu ve içten içe beni öldürüyordu” diyor bir çift basketbol ayakkabısına eşlik eden notta. Berlin’den gelen eski baltanın yanında şöyle yazıyor: “14 günlük tatilde, her gün buradaki mobilyalardan birini parçaladım. Kalıntıları orada, içsel durumumun bir ifadesi olarak sakladım. Ne zaman onun odasını ruhum gibi doğranmış mobilyalarla gördüm, o kadar iyi hissettim.

Ayrıca, websitelerinde farklı hikayelere de yer veriyorlar. Mesela, en trend hikayelerde Türkiye’den de hobby çikolata ile bir ‘son sevgililer günü‘ anısı yer alıyor. Müze içerisinde ise Türkiye’den gelen bir gelinlik bulunuyor. Damadın düğünden önceki gün beklenmedik şekilde ölmesi sonucu evlenemeyen Türk bir kadına ait olan gelinlik köşede duruyor.

Müzenin ziyaretçilere çekiciliği açık: Özgünlük ve röntgenci zevk. Nesneler arasında yürürken, manyetik çekme görevi gören bir çeşit mistik koku yaydıklarını hissettim. Onları bir müze alanında hikayeleriyle sunduklarından kendimi düşündüğümden daha yakın halde inceleyerek buldum. Ancak insanları hayatlarının parçalarını bu şekilde sergilemeye iten şey nedir sizce? Muhtemelen bazı insanlar, onlara yük gelen kurtulmak istedikleri şeyleri gönderiyor. Grubišić’e göre, “Ayrılıktan 20, 30 yıl sonra gelen nesneleri seviyorum. İnsanlar bunun hayattaki en güzel an olduğunu fark ediyorlar ve bir şekilde dünyayla paylaşmak istiyorlar.”

Peki Grubišić 13 yıl boyunca insan ilişkileri hakkında ne öğrenmiş olabilir? “Bu her zaman aldığım bir soru: Şimdi kendinizi bir uzman olarak görüyor musunuz? Hayır, daha az biliyorum! Çok, çok karmaşık, deneyimlerin çeşitliliği inanılmaz. Diyorlar ki, gerçek kurgudan daha garip… Bu burada kesinlikle doğru. ”

Kırık Kalpler Müzesi Ziyaret Bilgileri

Müzeye herkes katkıda bulunabilir. Eğer hikayenizin başkaları için iyi bir örnek olacağını düşünüyorsanız, katkıda bulunmaktan ve göndermek için çekinmeyin. Müze çalışma saatleri her gün 09:00 – 21:00 arası açıktır. Son giriş 20:30 (1 Ekim – 31 Mayıs) ve 09:00 – 22:30. Yaz döneminde son giriş 22:00 (1 Haziran – 30 Eylül) ve Zagreb’in Upper town gölgesinde bulunuyor. Kırık Kalpler Müzesi giriş ücretleri ise tam 40 Hırvatistan Kunası, öğrenci ve indirimli 30 Hırvatistan Kunası’dır.

Siena Şehrindeki İyi ve Kötü Yönetimin İtalyan Freskleri

Reading Time: 4 minutes

Jane Tylus, “Siena: City of Secrets” kitabında “Bu kapılar ve pencereler acaba hangi sırları saklıyor?” diyor. Gerçekten de tarih tekerrürden ibaret, ibret alabilseydik belki de bu yazıyı yazıyor olmayacaktım. Sırlar farklı olsa da gerçek pek değil. İşte, bunun güzel bir örneğini İtalya‘nın Siena şehrindeki Palazzo Pubblico‘nun yani belediye binasının içinde, Orta Çağ’ın en büyük seküler fresklerinde bulacaksınız: 1338-39’da Sienalı usta Pietro Lorenzetti tarafından yapılan zarif ve büyüleyici “İyi ve Kötü Yönetim Alegorisi”.

Yalnızca etkileyici ölçeği ve güzelliği için değil, aynı zamanda ilettiği mesaj için de çok beğenilen bir fresk serisidir. Bu karmaşık freskler aslında bir parça siyasi propaganda ve 14. yüzyıl Siena’nın ahlaki ve sosyal değerlerinin görsel bir açıklamasıdır.

Torre Del Mangia

Bu fresklerin ortaya çıkışı ise tesadüfi değil: Lorenzetti, Siena Cumhuriyeti tarafından hükümet üyelerinin buluştuğu salon olan Sala dei Nove‘ye (Dokuzlar Salonu olarak çevirebiliriz) bu değerli sanat eserlerini yapması için görevlendirdi.

Siena’nın dokuz politikacısı, iyi ve kötü yönetimin şehir devletleri üzerindeki etkilerini hatırlatan fresklerle çevrili bu salonda siyasi meseleleri tartışmak için bir araya gelirdi. Bu dönemde Siena, büyüyen burjuvazinin ticaret ve bankacılık sayesinde zenginleştiği bir cumhuriyetti. İş, refah ve sosyal düzen birlikte ilerlerdi ve hükümetin düzeni ve güvenliği sağlama görevi vardı.

“Allegory of Good Government”, by A. Lorenzetti

Kuzey duvarında, adalet ilkeleri ve kamu yararı ilkelerine dayanan, adil bir siyasi yönetimin karmaşık sembolik bir temsili olan “İyi Yönetim Alegorisi” vardır. Diğerlerinden daha büyük olarak iki figür göze çarpıyor: İlahi Bilgelik önderliğinde Adalet ve Siena Komünü’nün simgelendiği İyi Yönetim.

“Effect of Good Government in the city”, A. Lorenzetti

Adalet’in hemen altında güzel bir kadın oturur: Concord‘u temsil ediyor ve sırada duran 24 kişinin ellerinden geçen bir anlaşma sembolü olan bir ip tutuyor. Bu şekilde, toplumun her parçası bu uyum ve adil muamele idealiyle sıkı sıkı bağlıdır. Gözleri ‘Bilgelik’in üzerinde olan Adalet figürü, her iki yanında yer alan melekler ile kimilerini ödüllendirirken kimilerini de cezalandırmaktadır. Buradaki pranga, kurumlardan veya antlardan gelmez. Fresklerde de vurgulandığı gibi toplumun sıkı sıkıya tuttuğu iplerden gelir.

Burada bir de Erdemler dünyası görülmektedir: Refah ve adil bir toplumda gelişen insan erdemlerinin geçit töreninin hemen üzerinde gökyüzünde İnanç, Umut, İyilik dans eder: Barış, beyaz ile kaplıdır; cömertlik, ölçülülük, adalet, cesaret ve sağduyu yanında destekleyicidir. Hepsi, Siena armasının renkleri olan beyaz ve siyah giyimli sakallı adamın temsil ettiği İyi Yönetimi çevreler ve ona danışır.

“Effect of Good Government in the city”, A. Lorenzetti

Doğu duvarında katedrali, mazgallı binaları ve teraslarıyla Siena’yı görüyoruz. İnsanların ticaret yapabilecekleri (dokumacılar, noter, et satan bir dükkan), öğrenebilecekleri (öğrencilerle dolu bir üniversite sınıfı), çalışabileceği ve oynayabileceği zengin ve güvenli bir şehir.

Kırsal alanda da iyi hükümetin etkileri de belirgindir. Üzüm bağları, kaleleri ve tepeleri ile Siena manzarası açıkça bellidir. İnsanların Francigena boyunca güvenli bir şekilde çalıştıkları, avladıkları ve seyahat ettikleri, şehirde satmak için ürünler ve hayvanlar getiren düzenli bir portre. Her şeyden önce Güvenlik—bir darağacı ve uygun düzeni gözetme. Bu da yolların ve ticari yolların güvenliği sağlanması için oluşturulan güvenlik görevlileri sayesinde. Daron Acemoğlu‘nun da dediği gibi burada “Zincirlenmiş Leviathan çok daha büyük özgürlük seviyeleri yarattı” ve onun nasıl farklı ekonomik fırsatlar ve teşvikler oluşturduğunu, refah için güçlü güçler açığa çıkardığını görüyoruz.

Kötü Yönetimin Alegorisi – Siena

Karşı duvarda, güvenlik ve refahın diğer tarafı “Kötü Yönetimin Alegorisi” de gösterilmektedir. Karamsar imgelem ve koyu renkleri ile kişisel kazanç adına hareket eden bir yönetim için tehlike ve iğrenme duygusu verilmektedir. Tyranny, bu felaketin ortasında, şeytanca bir hazla etrafı seyreder. Bir şeytan gibi görünür, boynuzları ve dişleri vardır, bir ahlaksız çeteyle çevrilidir: Zulüm, açgözlülük, kibir, yalan.

“Allegory of Bad Government”, A. Lorenzetti

Kirli gökyüzünde yüzen açgözlülük, kibir ve gösteriştir. Bunların varlığı, kötü hükümetin halkına yalanlarla ihanet etme, halkın parasını çalma ve kamu yararı hizmetinde çalışmak yerine zafer ve onur arayışıyla ilgilidir. Adalet ayaklarının ucundadır ve kötü yönetimin etkileri acı verici bir şekilde apaçıktır: Binalar dökülür, soygun ve tecavüz yaşamın düzenidir ve kırsal bölge çorak bir arazidir.

Lorenzetti, kentini ve dünyasını hem Ortaçağ’ı ve hem modern çağa uygun politik olarak sanatın olağanüstü bir örneğini verdi. Aynı zamanda bu sanat eseri, toplumun insani ve ruhsal değerlerinden bahseder. Toprağı, insanları ve gerçekçi detayları alegorik sembollerle harmanlama yeteneği ile harika bir hikaye anlatıcısı ve yetenekli sanatçı olduğunu doğrular.